Sign up with your email address to be the first to know about new products, VIP offers, blog features & more.

İTALYAN SİNEMASINA ÇİÇEKLER AÇTIRAN KADIN SOPHIA LOREN

Posted on

20 Eylül 1934 günü Roma’da Santa Margherita Kliniği’nin nikâhsız anneler bölümünde cılız ve çirkince bir bebek dünyaya geldi. İtalyan asıllı yoksul bir ailenin 20 yaşında, genç ve güzel kızları Romilda Villani’nin, soylu bir Roma ailesinin uzun boylu, varlıklı ve şık oğulları Riccardo Scicolone Murillo ile yaşadığı evlilik dışı aşkın, istenmeyen sonucu olmak, bu bebeğin sahip olduğu ilk vasıftı. Ve o soğuk klinik odasında yoksulluk dolu bir hayata “merhaba” dediğinin, henüz farkında bile değildi.

Bir gelecek planı olmayan, kuşkular içerisinde kıvranan, soylu ailesiyle genç sevgilisi arasında kalmış ve üzerine bir de baba olmuş olan Riccardo, bebeğinin yanından gün boyu hiç ayrılmadı. Sonrasında da ne yapacağını bilmez halde anne ve bebek için bir pansiyonda oda kiraladı. Soylu ailesinin yanında olmadığı zamanlarda sahip olduğu bir vasfı, işi ve parası yoktu. Bunların yarattığı yokluk, küçük kızının yanında kalmayı seçtiği sürece yakasını bırakmayacaktı. Yalnızca bir hafta bununla mücadele edebildi. Sonra da kızını ve sevgilisini bırakıp soylu unvanına geri döndü.

Romilda’nın da tek çaresi ailesinin yaşadığı küçük kasabaya dönmek oldu. Roma’ya bambaşka hayallerle gelmişti. Ama kader, kucağında küçük bir bebek, omuzlarında ailesinin namusuna leke düşürmüş kötü bir unvanla onu başladığı yere geri götürmüştü. Başka seçeneği de yoktu. Çaresizdi, parasızdı, kocasızdı… Endişeli bir tren yolculuğu sonrası, ailesinin kapısını çaldı. Korktuğu şey olmadı; gerçek adıyla Sofia Scicolene, bugün bildiğimiz adıyla Sophia Loren işte o kapının ardında her şeyden habersiz annesinin kucağında bekleyen bebekti ve asıl aile sıcaklığına nihayet kavuştuğundan o günü gerçek doğum günü olarak kabul etti.

Villani ailesi minik bir apartman dairesinde yaşıyordu. Lusia Anne, Mimi Baba, ve Dora Teyze, aralarına yeni katılan Sophia’ya sevimli bir aile ortamı için gerekli tüm parçaları tamamlamışlardı. Babası Riccardo ise, ilk kez beş yıl sonra elinde bir oyuncak arabayla onu ziyarete geldiğinde, Sophia bu yabancı adamın varlığına anlam verememişti; onun babası Mimi’ydi ve hayatı boyunca böyle kalacaktı. Üç yıl sonra bir paten, ondan iki yıl sonra bir bebek gibi basit hediyelerle, seyrek ziyaretlerde bulunmaya devam etti. Riccardo onun için baba değildi, arada bir uğrayan yabancıydı.

Çocukluk yılları İkinci Dünya Savaşı’nın da etkisiyle yoksulluk içerisinde geçti. Doğum günlerinde Lusia Annesi ona yaramaz bir çocuk olduğu için hediye almadığını söylerdi ama işin gerçeği, bir oyuncak alacak kadar paraya bile sahip değildi. Çekingen, sessiz, kara kuru bir kızdı Sophia. Güzel sayılmazdı, okulda da çok başarılı değildi. Zaten o yıllarda İtalya’nın eğitimden çok daha büyük sorunları, iç savaşları ve dünya savaşı vardı. Savaş başladığında Sophia 6 yaşındaydı, bittiğindeyse 11. O yıllar hafızasında, yalnızca bomba sesleri, hava saldırıları ve çoğu gün yiyecek yemekleri olmadan, sığınaklarda ağladığı geceler olarak kaldı.

Savaşın bitmesiyle birlikte Amerika’nın kurtarıcı güç olarak İtalya’da etkinliğini artırması bir oldu. Tabi kendi kültürleriyle birlikte, yeme-içme alışkanlıklarını, giyimlerini, sanatlarını da İtalyan topraklarına taşıdı Amerikalılar. Sophia o yıllarda çocukluktan çıkmıştı artık, Amerikan filmlerinin sinemaları doldurmasıyla birlikte, yepyeni bir dünya serilmişti gözlerinin önüne. Gidebildiği her filmi, büyük bir hayranlıkla izlemeye başladı. Amerika’da süregelen lüks hayat, İtalya’da henüz yoktu, sanat dünyası gibi kavramların farkında değildi Sophia. Onu büyüleyen star hayatı değil, bir insanın içinde hissettiği bir duyguyu canlandırabilme becerisiydi. O günlerde günlüğüne not düştüğü bu kararı vermişti: Günün birinde mutlaka o da oyuncu olacaktı.

O yıllarda kendi içerisinde bir değişime girdi. Büyüyordu ve o kara kuru küçük kız, adeta bir kuğuya dönüşüyordu. İçerisindeki heyecanları fiziksel olarak dışa vurma, içe kapanık şekilde geçen savaş yılları ve yoksulluk sürecinde biriktirdiği, henüz yorumlamadığı duyguları, sözlere ve hareketlere dönüştürme ihtiyacı keyifli bir oyuna dönüştü. Hayatı boyunca sürdüreceği bir oyuna başlamıştı…

Zaman bazen ansızın hızlanır, eski korkular yerlerini yeni meydan okuyuşlara bırakır ve her şey bambaşka bir çehre kazanırken; biz bilinmedik, düşünülmedik yollara saparız.

Sophia 15 yaşındayken, bir komşuları elinde Corriere di Napoli gazetesinin kupürüyle evlerine geldi. Bir deniz kraliçesi ve onun prensesleri seçilecekti. Kazanan kızlar arabayla şehrin sokaklarından geçecekler, adeta sihirli değnekle savaşın ardından kalan yıkıntıları, büyülü bir krallığa dönüştüreceklerdi. Sophia’nın yaşı kraliçe olmak için uygun değildi ama komşuları ve annesi Romilda’ya göre prenseslik için çok uygundu. Kararı çok da Sophia’ya bırakmadan hemen başvuru yapıp Napoli’ye tren bileti aramaya koyuldular. Sonunda yarışma günü geldi ve sahnede adı söyledikten sonra kopan alkışlar, fotoğraflar, güzel bir çiçek buketi ve röportajlarla bu büyülü dünyaya attığı ilk adım şaşaalı bir zaferle taçlandı. Bu başlangıç içerisinde beslediği duyguları daha da harekete geçirdi ve onu yüreklendirdi. Kameraların önüne ilk çıkışında bir prensesti ve artık ne geri dönebilir ne de bu unvanın altında kalabilirdi.

Annesi sanatın her alanını önemseyen bir kadındı. Kızı ise sinemaya ilgi duyuyor ve her geçen gün güzelleşiyordu. Ellerinde yarışmadan kazandıkları bir miktar para ve önemli bir birincilik tescili de vardı artık. Bu başarının bir macera olarak kalmasını istemedi ve kazandıkları parayla Sophia’yı hemen bir oyunculuk okuluna yazdırdı. Actor’s Studi,o Sophia’nın hayatının yönünü tamamen değiştirecek ve aldığı eğitim tutkusunu ateşleyecekti. Hayatının bu en mutlu yılından itibaren, kendine yeni bir hayat inşa etmeye başladı.

Ertesi yıl, Metro Goldwyn Mayer’in antik Roma’da geçen büyük bir yapımı için figüran aradığı haberi geldi okula. Bu figüranlık için Sophia başvurmaya istekliydi ama Roma demek başkent demekti; onun için büyülü ve uzak bir gezegen gibiydi bu şehir. Annesine bahsetti konudan. Hayatı boyunca gayet net ve girişken fikirlere sahip olduğu aşikâr olan annesi, başladıkları bu yolculukta, ne yapılması gerekiyorsa yapılmalı diye düşündü. Ailesinin itirazlarına rağmen, kızıyla birlikte Roma’ya yerleşmeleri gerektiğine hızlıca karar verdi. Uzak kuzenlerini arayarak bir süre yanlarında kalmak için onları ikna etti. Hemen ardından kızıyla birlikte yola koyuldu ve eski bir evin onlar için ayrılan küçük bir odasındaki tek divanda, kıvrılarak uyudukları ama kaderin onlar için çizdiği yoldan geri dönmeyi asla düşünmedikleri yeni yaşamları başladı.

Sophia, Roma’daki ilk döneminde birçok filmde figüran olarak yer aldı, böylece hayatlarını açlık sınırında da olsa sürdürecek biraz para kazandı. Güzel bir fiziği vardı. Yönetmenler ona minik roller veriyorlardı ama ilk üç senesinde diyaloğu olan hiçbir rolde yer alamadı. Yine de büyük bir sabırla bekliyor, bir yandan da okulda öğretmenlerinden öğrendiği yüz mimiklerini unutmamak için evde sürekli çalışıyordu. Bazı akşamlar saatlerce; çaresizlikten hüzne, öfke yüklü nefretten aptal âşığa, küçümsemeden kaygıya, üzüntüden coşkuya sadece tek kaşını kaldırarak, gözlerini kocaman açarak ya da dudaklarını sarkıtarak geçebilmek için pratikler yapıyordu.

18 yaşındayken iki replikli ilk diyalog rolünü oynadığında, kazandığı parayla hemen kendisi ve annesi için bir oda kiraladı. Son üç yıllarını kuzenlerin evinde oldukça huzursuz geçirmişlerdi. Kiraladıkları bu yeni odanın mutfağı dahi yoktu ama bugün hâlâ o elektrikli ocakta yediği makarnaların hayatının en lezzetli yemeği olduğunu hatırlıyor Sophia.

20 yaşındayken Napoli Maceraları adlı filmde pizzacı kızı canlandırdı ve ilk gerçek deneyimini o zaman yaşadı. 21 yaşındayken yer aldığı ikinci filmi La Donna del fiume ile hem rolü büyüdü hem de hayatının aşkıyla tanıştı. Bu filmin yapımcısı Carlo Ponti ile birbirlerine âşık oldular ve Carlo çekimlerin son günü, bir tek taşla Sophia’ya aşkını ilan etti.

Bundan sonraki yıllarda her şey daha hızlı gelişti. Carlo, çalışkan ve azimli bir adamdı. Aslında bir hukukçuydu ama sinema tutkusu onu bu işe sürüklemişti. Birçok yeni film projesi üretti ve Sophia bu filmlerde rol aldı. Üç sene sonra Amerika’da gösterime giren filmler bile çekmeye başlamışlardı. Sophia her geçen gün ünleniyordu. Bu noktaya büyük yokluklarla gelmişti ama şimdi neredeyse her gün sette olmasını gerektirecek kadar çok filmde yer alıyordu. Kısa sürede star rolüne de alıştı. O, önemli olanın sahip olduklarına doğru değeri yüklemek olduğunun, içinde olduğu şatafatın düşünce tarzını ve karakterini etkilememesi gerektiğinin her zaman bilincindeydi. Ne aradığını çok iyi biliyordu. Evet, başarı onu çok mutlu ediyordu ve nihayet çocukluğundan beri hayalini kurduğu perdedeydi artık ama daha iyisini yapabilmek için daha çok çalışma ihtiyacı hiç dinmedi. Öte yandan iç dünyasında hep eksikliğini hissettiği aile olmak, anne olmak ve hiç yaşayamadığı o normal hayatı yaşama arzusu da kendini hep hatırlatıyordu. Şan, şöhret umurunda değildi; kameraların karşısında iyi hissediyordu ve iyi hissettiği yerde kalmak için çok çalışmaya devam ediyordu.

23 yaşındayken Hollywood’tan teklif aldı. Frank Sinatra ve Cary Grant ile başrollerini paylaştığı Boy on a Dolphin ve The Pride and the Passion adlı filmlerle şöhreti çok daha hızlı katlandı. 27 yaşındayken rol aldığı La Ciociara adlı filmle 1961 Oscar Ödüllerinde En İyi Kadın Oyuncu dalında adaylığı açıklandı. Haberi aldığı gün Sophia’nın hayatının en önemli günlerinden biriydi elbette. Adaylar arasında Aundrey Hepburn ve Natalie Wood gibi dönemin en iyi kadın oyuncuları vardı. “Aday olmak bile büyük gurur” diye düşündü Sophia. Umut ve hırs ona özgü kavramlar olmasına rağmen, hayal kırıklığının da onu beklediğini düşündü. Bu çok büyük ve özel bir ödüldü ve o henüz 28 yaşındaydı. Sonunda törene gitmeme kararı aldı. Salona gider ve ödülü kazanamazsa düşüp bayılacağını düşündü. Ya da kazansa da bayılacaktı… Roma’da kaldı. Kazandığını müjdeleyen o haber geldiğinde, eskiden annesiyle elektrikli ocakta yaptıkları zamandan beri en sevdiği yemek olan soslu makarnadan yapıyordu. Mutluluktan saatlerce evin içinde zıpladığını anlattığı o günden sonra, dünyanın en ünlü kadın oyuncularından biriydi artık. Marilyn Monroe ve Brigitte Bardot ile birlikte, dönemin en iyi üç kadın oyuncusundan biri olarak sinema sektöründe kendine silinmez bir yer edindi. Küçük Sophia’nın hayalleri, işte şimdi tam olarak gerçek olmuştu.

Daha çok dram filmlerinde, hatta İkinci Dünya Savaşı’nı konu alan filmlerde rol almış olmasına rağmen komedi filmleri ile adını daha çok duyurdu. Çok güzel ya da estetik güzeli bir kadın olmadı hiçbir zaman. 18 yaşındayken gittiği bir yapım şirketi burnunun uzun olduğunu, oyuncu olmak istiyorsa operasyon geçirmesi gerektiğini söylemişti. Ama Sophia buna katılmıyordu; o oyunculuğun güzellikle değil, rol yeteneğiyle edinildiğini düşünüyordu. Burnunu hiçbir zaman yaptırmadı. Bugüne kadar güzelliğin fiziksel özellikler kadar, insanın bakışı, özgüveni, duruşu ve yaydığı enerji olduğunu ispatlayacağı bir kariyer yarattı kendine.

Sophia Loren sinemada tutkulu ve trajik rolleri, güçlü ve duygulu insanları canlandırmayı seçse de hayatında hep bunun tersi olmak zorunda kaldı: Soğuk, kontrollü ve içe dönük. Yani normal bir karakter. Böyle olmaya çabalasa da heyecanlı ve tutkulu karakteri onu epey zorlamış olmalı ki, sıradan bir özel yaşam arzulamasına rağmen, evliliği bu sıradanlığın dışında seyretti yıllarca. Özel hayatında Carlo ile çalkantılı bir ilişkileri oldu. İki erkek çocukları dünyaya geldi ve 60’lı yılların başında çift boşandı. 5 yıl sonra ise ayrılığa dayanamayıp yeniden evlendi. 2007 yılında Carlo’nun vefatına kadar da hiç ayrılmadılar.

Bugüne kadar 94 sinema filminde rol aldı. 2002 yılında Uluslararası Venedik Film Festivali’nde ve 2005 yılında Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde, Yaşam Boyu Başarı ödülleriyle onurlandırıldı. 2007 yılında, 73 yaşındayken, Pirelli takvimi için poz verdi.

O, 11 yaşındayken seçtiği mesleğini neredeyse yetmiş yıl aynı tutkuyla sürdürmeye devam etti. Kolay kararlarımızın ve daha da kolay vazgeçişlerimizin olduğu bu dünyada onun bu tutkusuna hayran olmamak mümkün değil. Bugün 83 yaşında ve geçtiğimiz yıllarda hayata dair deneyimlerini paylaştığı bir de kitap yazdı. Nice sanat dolu yıllara Sophia, iyi ki bizimlesin.

- Gamze İyem

Henüz Yorum Yok.

Yorum Yapmak İster Misiniz?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

10 − seven =