Sign up with your email address to be the first to know about new products, VIP offers, blog features & more.

ANTİK MISIR’IN SON HELENİSTİK KRALİÇESİ: KLEOPATRA

Posted on

“En güzel şairlerin, en güzel kelimelerin anlatmakta yetersiz kaldığı, gizemi hiçbir zaman çözülemeyecek, soylu varlığı her zaman merak uyandıracak, gelmiş geçmiş en mükemmel kadın, kadın gibi kadın ve kraliçe gibi kraliçe…”

Antik Mısır’ın aslında yedinci ama kendisinden önce gelen tüm Kleopatraları unutturan ihtişamıyla bugün anılan tek Kleoratra’sını Fransız şair Théophile Gautier’in bu sözlerle tanımlıyor.

Milattan önce başlayıp sonlanan hayatına rağmen bugünün bilinen en büyük Helenistik kraliçesinin, onu kadın gibi kadın, kraliçe gibi kraliçe yapan yaşamına daha yakından bakmak istedim. Ona bugün dünyada paha biçilemez bir değer atfediliyor. Daha çok güzelliğiyle anılıyor ama dünyanın en ünlü oyun yazarlarından William Shakespeare, onun adına yazdığı oyunda Kleopatra’nın güzelliğini değil, zekâsını ve insancıl büyüklüklerini ön planda tutuyor. Hollywood’da Elizabeth Taylor, ülkemizde Zerrin Tekindor gibi hem güzel hem de güçlü kadınlar onu anlatan rolleri canlandırıyor. Hepimiz sıkça duyuyoruz ismini; hatta hayatımızdaki insanlara onun adını sıfat olarak da kullandığımız oluyor. Kleopatra gibi… Kimimiz güzelliğe, kimimiz zekâya, kimimiz yöneticilik gücüne atıfta bulunuyoruz.

Bilinen genel yargı; cesur, hırslı, güzel ve ihtiraslı bir kadın olduğu yönünde. Kadınlığını kullanarak Mısır ve Roma İmparatorluklarını birbirine düşüren, dönemin en önemli krallarını peşinde sürükleyen, kendine olan hayranlığıyla doğum gününü gösterişli davetlerle kutlayarak tarihte ilk kez doğum günü kutlaması kavramını yaratan kadın olduğunu biliyoruz. Yaptığı süt banyoları, güzellik için yarattığı makyaj malzemeleri, kremleri, kıyafetleri, inci küpeleri hepimizin dilinde. Antalya sınırlarında bulunan Kleopatra Plajı’nın da gerçekten Kleopatra’nın denize girebilmek için kölelere Mısır’dan özel kum taşıtarak yaptırdığı bir yer olduğunu da biliyoruz. Elbette lükse düşkündü çünkü o bir kraliçeydi. Yemekleri, içkileri, kıyafetleri, takıları sınırsızdı. Ama onu bugün bu kadar çok duymamızın sebebi kraliçelik yapmış olması değil elbette. İki binden fazla yıldan bugünlere taşınan bir idol olmasının arkasında yalnızca güzellik ya da yalnızca zenginlikle özetlenemeyecek yaşamı var. İlber Ortaylı’nın dediği gibi aslında:Bugüne kadar Hollywood endüstrisi ve benzerleri Kleopatra’yı, Sezar ve Antonius’u elde eden bir çapkın kadın olarak sergilediler. Oysa Kleopatra büyükelçileri tercümansız kabul eden bir lisanlar üstadı, eczacılık tarihinde adı geçen bir hekimdir. Kadının dâhisini resmetmek sanatçıların zor becereceği bir iş, fırça kalem ve kamera kudreti ister.”

Kleopatra, MÖ 69’da dünyaya geldi. Babası Firavun XII. Ptolemy dünyaya gözlerini kapadığında on sekiz yaşındaydı. Babasının ölümüyle birlikte doğuştan beri hazırlandığı ama asla hazır hissetmediği yeni yaşamı başlıyordu. Deneyimsiz, başka seçeneği olmayan, yetim, küçük bir kızdı. O günden itibaren tarihte VII. Kleopatra,  Antik Mısır’ın Hellenistik kraliçesi var olacaktı.

İskenderiye şehri ismini, firavunları bozguna uğratarak kendine bağlı Grek Krallığını kuran Büyük İskender’den almıştı. Dünyanın en büyük limanlarından birine sahipti. Kültür ve öğrenim açısından da dünyanın başta gelen şehirlerinden biriydi. Eratosthenes, öğle saatlerinde İskenderiye ve Aswan’daki direklerin uzunluğunu kıyaslayarak Dünya’nın çevresini burada hesaplamıştı. Aristarchos Dünya’nın Güneş’in etrafında döndüğünü hesapladığında İskenderiye kütüphanesindeydi. Şehirde matematik, felsefe, tıp, astronomi, anatomi ve coğrafya üzerine bilimsel araştırmaların yer aldığı el yazması kitapların sayısı epey fazlaydı. Bunların yanı sıra tüm büyük saraylarına ve meyve bahçelerinin tüm görkemine karşın, bütün dünyanın gözü bu şehrin üzerinde olduğundan İskenderiye, Kleopatra için tehlikeli bir mirastı.

“Yaşam törensel bir oyundur” demişti bir keresinde babası. “İnsanlar seni parlak siyah saçlı, kemerli burunlu, Makedonlara özgü koyu tenli, yılanlardan ve karanlıktan korkan, zeytin seven küçük bir kız olarak görmek istemezler. Seni sevmeleri için erişilmez olmalısın.” O da öyle olacaktı.

İskenderiye hükümlerine göre tahta geçen kişi kardeşiyle evlenirdi. Babası da önce kendi kız kardeşiyle evlenmiş ve ondan iki kız çocuğu olmuştu. Ancak erken yaşta vefat etmişlerdi. Kleopatra ikinci eşindendi, bir erkek bir de kız kardeşi vardı. Nizami tahta geçiş sırasına itibar ediliyordu ve tahta geçme hakkı en büyük çocuk olarak Kleopatra’nındı. Ama hükümlere göre erkek kardeşi XIII. Ptolemy ile evlenmesi gerekiyordu. Bu ensest uygulama hanedan halkının saf kalması için yapılmaktaydı. Kleopatra kardeşiyle evlendirildi, kardeşi Mısır’a vali olarak atandı, kendi büyük krallığın merkezinde kaldı.

İlk günlerde babasının verdiği eğitime karşın kendini kraliçelik için fazlasıyla toy hissediyordu. Ama halk ve saray mensupları böyle düşünmüyordu. Onlara göre Kleopatra, zeki ve gözü kara bir kızdı. Babasının en sevdiği, yanından ayırmadığı ve şımarttığı çocuğuydu. Özgüvenli ve inatçıydı. Oysa tahtta rahatlıkla kontrol edebilecekleri, acizlik ve beceriksizlik arasında bocalayan XIII. Ptolemy gibi korkak ve özgüvensiz birinin var olması, tüm askerlerin ve tüccarların işine gelirdi. Daha ilk günden itibaren Kleopatra, kendisine dair her an ayaklanma çıkarmaya yakın bir halkla karşı karşıyaydı ve saray içinde de kan bağı olan tüm aile fertlerinin en büyük rakibiydi. O da zırhını kuşandı tüm insanlara karşı, toyluğunu gizleyecek ve tam bir kraliçe gibi davranacaktı. O günden sonra bakışlarında müthiş bir meydan okuma, tavırlarında kırılmaz bir gurur takındı.

Mısır’ın kuzeyinde, tarihin en yayılmacı süper güçlerinden biri olan Roma bulunuyordu. Romalılar aşırı derecede baskıcı, saldırgan ve maceraperestti. Uygarlıklarını batıda ve doğuda fazlasıyla genişletmişlerdi. Kleopatra kendisini her zaman ünlü Mısır firavunlarının vârisi olarak görmesine karşın böylesine karmaşık dengelere sahip bir ortamda, Yunan geleneğinden gelen, gerçekçi ve ayakları yere basan bir politika izlemek zorunda kalmıştı. Genel algının aksine, entrikalar çevirmek, siyasal rakiplerini zehirlemek, komplolar kurmak ve ihanet, aslında Mısır kraliçesinin politik öncelikleri değildi.

Mısır, verimli toprakları olan büyük bir ülkeydi. Mısır’ın yönetimindeki Kleopatra’nın kardeşi XIII. Ptolemy, dış borçları sebebiyle Roma’ya neredeyse bağımlıydı. Ve İskenderiye kralı olamamanın hırsıyla Roma ile gittikçe yakınlaşıyordu. Romanın başında ünlü ve güçlü kral Jül Sezar vardı. XIII. Ptolemy düşman Kral Sezar’la işbirliği yapıp ablasını saf dışı bırakmak için girişimlere başladı.

Kleopatra’nın İskenderiyesi, Jül Sezar’ın Roması ile mücadele edebilecek askeri güce sahip değildi. Babasının sürekli “Asla Roma’ya karşı gelme!” biçimindeki uyarılarını hiç unutmayan Kleopatra, bu öğüdü düşünerek Roma’yla savaştan kaçınıyordu. Kardeşinin bu düşmanca tutumuna karşı, Kleopatra da diğer düşman Roma’yla işbirliği yapmayı planladı. Ancak resmi görüşmeler, elçiler, üst düzey toplantılar tehlikeliydi; Sezar böyle bir diplomatik görüşmeye yanaşmazdı.

Kleopatra, krallığını kaybetmektense öldürülme pahasına kendini bir Mısır halısının içersine sardırdı ve İskenderiye Krallığından bir armağan olarak Roma Krallığına, kölelerin sırtında taşıttı. Halının içerisinden Kleopatra’nın çıktığını gören Sezar büyülendi. Biliyoruz ki Sezar zengin bir kral, istediği her şeye ve her kadına sahip olabilir. Ama Kleopatra’nın aklından ve cesaretinden oldukça etkilendi ve onu yakından tanıdıkça zekâsına ve cazibesine kaptırdı kendini. Büyük bir aşk başladı aralarında ve elbette XIII. Ptolemy’ye karşı Kleopatra’nın safına geçti. Sonucunda yaşanan savaşta, XIII. Ptolemy öldü ve böylece Kleopatra Mısır’ın da kraliçesi oldu.

O dönemde bilinen en büyük hükümdarlarından biri olan, 54 yaşının tüm olgunluğu ve şöhretinin zirvesini yaşayan Sezar’ı sadece güzelliği ve cazibesiyle baştan çıkardığını ileri sürmek, tarihi biraz zorlamak olur. Bunlar onun için zaten elde edilebilir özellikler. Kleopatra’nın asıl farkı, entelektüel birikimi ve zekâsıydı. Babası tarafından çok özel yetiştirilmişti. Ptolemy Hanedanı’nın hükümdarları arasında Mısır diliyle konuşan tek kişi Kleopatra’ydı. Ötekiler, sarayda Yunanca konuşmayı tercih ederlerdi. Bunun yanı sıra İbraniceyi, Arapçayı, Farsçayı, Yunancayı ve Süryaniceyi çok iyi konuşuyordu. Bilim insanı ve filozoftu, en bilgin Yunan düşünürleriyle tartışabiliyordu. Ve hiç tartışmasız Akdeniz’in en zengin kadınıydı. Sezar gibi güç düşkünü adamlar, elbette bu özellikleri önemsiyorlardı.

Sezar’la başlayan ilişkilerinden bir de çocukları oldu. Muhtemelen Kleopatra’nın aklında Sezar’dan sonra Roma’nın da tahtına oturacak kraliçe olmak vardı. Atası Büyük İskender’in yıllar önce düşlediği hayalini o da taşıyordu. İki imparatorluğu birleştirerek dünyaya hâkim olmak istiyordu. Ama bu ilişki çok uzun süremeden, Kral Sezar bir suikaste kurban gitti.

Bu ölüm Kleopatrayı kötü etkiledi. Artık onu koruyacak ve destekleyecek bir güç yoktu. Roma’da iç savaş başladı ve Octavian (Sezar’ın yeğeni ve resmi evlatlığı) ve Marcus Antonius (Sezar’ın önemli komutanlarından biri) karşı karşıya geldiler. Bu karşılaşmayı Antonius’un kazanacağını düşünen Kleopatra onu saraya davet etti. Kazanan tarafla yakın olmalıydı; böylece Mısır ve İskenderiye’ye karşı Roma’nın düşman olmasını engellemeliydi. Antonius ilk geceden âşık oldu Kleopatra’ya. Zenginlik gösterileri ve savurgan biçimdeki yiyecek ikramları büyüleyici nitelikteydi o gece. Ve tabii ki cazibe…

Kleopatra’nın tekniği iyi sahnelenmiş bir haz konseriydi. Dikkatli planlıyor, parasını ve cazibesini kullanıyordu. Saçı, parfümü ve tüm dekoru ince hesaplıyordu.

Mısır’ın piramitleri, hayvan başlı, insan vücutlu tanrıları vardı. Romalılar için Mısır, egzotik, gizemli ve ürkütücü bir uygarlıktı. Belki de kutsaldı. Bu erkekler, güçlü ve zeki krallardı elbette ama dönemin şartlarını da düşünmek gerekir; eski dünyada çoğu insan günümüzde batıl inançlı diyeceğimiz inançlara sahipti. O yıllarda Romalılar tanrılara ve tanrıçalara inanıyorlardı. Tanrıların takdirini kazanmak için özel ayinler düzenliyorlardı. Mısır da tanrılara ev sahipliği yapan en büyük uygarlıktı. Kleopatra bir Mısırlıydı. İyi derecede Yunancaya da hâkim olması, Kleopatra’nın en büyük kozuydu. Karşısındaki erkeklerin karşısına hem Mısır’ın hem de Yunanistan’ın dişi tanrıları gibi çıkıyordu. Bereket tanrıçası ve Mısır mitolojisindeki en büyük tanrıça olan İsis ile aşk tanrıçası Afrodit’in bir karışımı gibi görünüyordu. Kendisinin bir tanrıça olduğuna ve insan vücuduna bürünerek yeryüzüne indiğine bu iki güçlü erkeği ikna etmiş olduğunu savunan tarihçilerin sayısı az değil. Antonius ve Sezar tanrının insan vücuduna bürünmüş halini elde ettiklerini düşünmüş olabilirlerdi.

Bu da tarihçileri hem Sezar hem de Antonius’un Kleopatra’yı kısmen de olsa doğaüstü biri olarak gördükleri görüşünde buluşturuyor. Bugünkü bakışla, bir kralın ya da askerin, zeki, kuşkucu ve akılcı olmasını düşünmemiz normal. Ancak iki bin yıl öncesinin koşullarını düşünmek gerekir. Onlar çocukluklarından itibaren bu dini anlayışla yetiştiriliyorlar. Mısırlıların Firavun’un insan suretine bürünmüş bir tanrı olduğuna inandığı bir dönemde, tanrıça bir kadın çok da yabancı bir kavram değildi.

Octavian ve  Antonius  arasındaki mücadeleyi, Antonius kazandı. Ancak dindar halk arasında kulaktan kulağa bir görüş yayıldı. Halk, Antonius’un doğulu bir şeytani cazibe tarafından baştan çıkarıldığını ve kukla edildiğini konuşuyordu. Bu Octavian’ın yaydığı bir dedikoduydu. Antonius’un güçlü ve yetenekli asker algısı yerle bir oldu. Halk böyle biri tarafından yönetilmek istemiyordu ve isyan çıkarttı. Antonius ve Kleopatra teslim olmaya karar verdi ama Octavian tarafından yakalanıp zincirlere bağlanıp Roma sokaklarında sürüklenmektense intiharı tercih ettiler. Kleopatra henüz 39 yaşındaydı.

Kleopatra’nın yenilgisi, onu tanrısal hükümdarlığın simgesi olan engerek yılanına kendisini sokturarak intiharına sürüklemişti. Bir Romalıya bu zevki tattırmayacak kadar gururluydu. Antonius ile gömülmek istediğini belirten bir mektup üzerine Octavian’ın gönderdiği elçiler odasına girdiğinde, hükümdarlık giysileri ve takılarıyla altın bir yatakta cansız yatan bedeni duruyordu karşılarında. Kleopatra istediği gibi Antonius’la gömüldü.

Dünyaya adını ve gücünü miras bıraktı. Tarihi gerçekten de kazananlar yazıyorlar. O Antik Çağ’dan bugünlere kalan en önemli kraliçe figürlerinden biridir. Tarihin akışında büyük dönemeçler yaratmamıştır ve güzellik kavramına Truvalı Helen’den sonra somutluk getiren ikinci tarihi karakterdir.

Kleopatra doğruları, yanlışları, güzelliği, zenginliği ve zekâsıyla, yirmi bir sene savaşa girmeden imparatorluğunu bir arada tutmuş ve ayaklanmalar olmadan yönetmiştir. İyi bir siyasetçidir. Çoğunlukla anlatıldığının aksine, büyüleyici güzelliği değil stratejik yetenekleri sayesinde başa geçmiştir. Yine anlatıldığı gibi şeytani özellikleri yoktur. Kleopatra’nın çok konuşulan aşklarının dışında, tarım arazileri için çok büyük sulama kanalları inşa ettirdiğini, özellikle köylülerin yaşam düzeyini yükseltmek için önemli iyileştirmeler yaptığını söyleyelim. Bu nedenlerle de halkının çok sevdiği bir kraliçe oldu. Kendi hanedanından çıkan firavunlar içinde en sevilenidir diyebiliriz. Sevdiği insanlara (Sezar ve Antonius) hep sadık kaldı.

Kleopatra, günümüzde âdeta bir mitolojik kahraman gibi algılanmakta, yaşamı birçok esere konu olmakta ve birçok sanat eserine ilham vermektedir. İhanet, tutkulu aşklar, cinayet, meydan savaşları, intiharlar… Böylesine bir konunun ve kahramanların, sanatın dikkatini çekmemesi mümkün mü? Tarihçilerden tiyatro yazarlarına, şairlerden edebiyatçılara, Kleopatra çok geniş bir edebi etkinliğin ana temalarından biri olarak bugün ihtişamını korumaya devam ediyor.

 

 

- Gamze İyem

Henüz Yorum Yok.

Yorum Yapmak İster Misiniz?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

five × 1 =