Sign up with your email address to be the first to know about new products, VIP offers, blog features & more.

ŞİİRİN DEFOLU KELEBEĞİ DİDEM MADAK

Posted on

Hayat hikâyelerine bayılırdı Didem Madak. Şiirlerini toplayıp, çarpıp, parçalayıp, ruha dokunan yerlerinin altını çizince yaşamı serildi masama. Toprağa 36 numara ayaklarla basan biraz şaşkın bir kadının, şiirlerinin dizelerine gizlenmişti hikâyesi tüm detaylarıyla. Biraz çocuksu, fazlaca gündelik ve alabildiğine umut dolu…

 

Çocuk romanlarına da bayılırdı. Ömrü yetse, hayatını hiç nokta konulmadan yazılmış bir çocuk romanı olarak yeniden kuracak kadar kararlıydı. Hayallerinde kaldı…

 

Ömrünün yetmeyeceğini hissettiğinden belki, şiirlerinin arasına çocuk muzipliğini serpiştirdi. Hisli mektuplar yazıp kapı altından atan bir çocukken, kendini kibritle oynayan bir çocuğa dönüştürdü şiirlerinde. Yetişkinliğin çocuk duygularında oyun yer almadığından, kibrit her seferinde kazayla çaktı elinde ve her şiiriyle yangın çıkardı. Kaçmasını söyleyen yetişkinlere inat o yine çocukluğunu koruyarak bu kez yangın yerini grapon kâğıtlarıyla süslemeye koyuldu.

 

Çocukluk hakkını kendinde saklı tutan bir kadın oldu hep. On üç yaşında annesini kaybettiğinde çocukluğu yarım kalmıştı. Annesini her özlediğinde yapacak bir şeye ihtiyaç duyduğundan yazıya sığındı ve sonra da bütün bu karışıklığın üstesinden gelebilmek için şiir yazdı.

 

İnsanın en sahici yanı çocukluğuydu, bu yüzden Grapon Kâğıtları kitabının arka kapağına yangın yerini süsledim demedi de, “Bu kitapta yer alan şahıs ve mekânların gerçekle alâkaları tamdır” demeyi uygun gördü. Çocukluğun sahici yanını bir daha bulamadığından belki, kahramanlarını da yanlış ata oynayanlar diye tanıttı: “Kediler, kadınlar, muhabbet kuşları ve gözyaşları…” dedi “Hepsi sahiden vardır ve bir dönem yaşamışlardır.”

 

Şiirleri her şeyiyle gerçekten öteydi, hayatıydı. “Şiir hayati bir şey” derken, işte bunun altını çizdi kalın kalın. Gerçeklerin samimiyetinin büyülü bir yanı vardı, insanın ruhuna sızıyordu buram buram. Yaşadığı acıları haykırmak istediği bir metottu şiir onun için, kendini umutla doldurduğu… Dizelerinin gizlemeye gerek duymadığı öznesi, kendisiydi. Kısacık hayatını üç kitaplık şiirle özetleyen Didem Madak, işte tam da bu sebepten, okuyanın ruhuna sızmayı başardı. Dizelerinde bir çocuk saflığında, “Olanlar oldu Tanrım, bütün bu olanların ağırlığından beni kolla” duası asılı kaldı.

 

Biliyoruz ki, hayat hiçbir canlı için beyaz bulutlar giyinmiş bir eyleme dönüşmedi. Bu yüzden hepimiz yaşamı katlanılabilir kılmak için farklı çözümler ürettik kendimizce. Gülmelerimiz, ağlamalarımız, sevmelerimiz, söylediğimiz şarkılar şarkılar, ettiğimiz dualar… Hepsi tabiri caizse yaşamı yaşanabilir hâle getirme çabamızın ürünleriydi. Didem ise yaşamın tehlikeli bir iş olduğunu söylerken onu eğlenceli hâle getirmek için yazıya sığında. Kaleminden dökülen her sözcük, onun hayatta kalabilme çabasının yansımalarıydı.

 

Yazgısını yaldızlı çokomel kâğıtları gibi,

Tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.

 

8 Nisan 1970 tarihinde, öğretmen bir anne-babanın, ilk çocukları olarak dünyaya geldi Didem Madak. Kız kardeşi Işıl ile birlikte, kitapların hayatlarında çokça yer kapladığı bilinçli bir ebeveyn eğitimiyle yetiştirildiler. İlk çocukluğuna dair güzel anılar biriktirdi Didem. Annesinin sesinden dinlediği çocuk romanları, Burdur’daki evlerinin çiçekli bahçesinde kardeşiyle birlikte geçirdiği zamanlar, bir de annesinin reçelleri yarım kalan çocukluğunun unutulmaz imgeleri oldu.

 

Didem henüz 13 yaşındayken, annesi Füsun Hanım yakalandığı kolon kanserine yenik düştü. O an üzüntüsünü, annesinin terliklerindeki izleri okşayarak giderebildi ama o günlerde hissettiklerini çok sonra, annesini özlediği bir anda, şu dizeleriyle anlatacaktı:

 

Kimi gün öylesine yalnızdım

Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.

Annem

Ki beyaz bir kadındır

Ölüsünü şiirle yıkadım.

Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım

Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.

 

Annesinin yokluğu birçok şiirinde gezindi hayatı boyunca. Gerçekte paylaştıklarından, çok daha
fazlasını şiirlerinde paylaştı annesiyle. Çok sevmelerin kadını olan, rengârenk reçel kavanozlarını rafa dizen, yıllarca yası tutulan bir anneyi yaşattı dizelerinde. Kendisini hep annesinin kızı olarak tanımladı. Bir babanın değil, bir annenin; yalnız, kayıp, mutfakta tek başına çorba kaynatan mirasçısı oldu.

 

Babasının çok kısa süre sonra evlenmesiyle yaşadığı terk edilmişlik hissi, annesinin yokluk acısına eklenerek büyük bir boşluk yarattı içinde. Kız kardeşine hem abla, hem anne, hem de baba olmak zorundaydı o günden sonra. Sonradan; “Hayatın, elini beline koymuş sinirli bir üvey anne gibi bizi azarladığını ve kardeşimle el ele tutuşup hayallerden balkonumuza sığındığımızı hatırlıyorum.” sözleriyle anlattığı bir başka yarım çocukluk daha geçirdi.

 

Yaşasaydın hayatının ortasına

Güller yığan bir adam olsun isterdim babam.

Sen bir çocuk romanı annesi ol isterdim.

Ölü mısır tarlaları hışırdıyordu

Ve kalbimde çıngıraklı yılan sürüleri

Diye başlayan bir çocuk romanında…

Şalına sarınırdın toprağa sarınır gibi

Erken öleceğini biliyordum bana bırakmak için,

Bu acımasız ölü anne sesini

 

Kardeşine, kitaplarına, hayallerine, sık sık da kaleme kâğıda sığındığı genç kızlık dönemi yaşadı. Kaleminin bir ucu kâğıda bir ucu içine dönüktü. Kimselere anlatamadığı sırlarını, birçoğu bugünlere taşınmayan defterlerde, sayfalarca anlattı. Sonra mutlu bir hayat hayal etti, dünyanın bütün sabahlarına iki bilet diledi, mutlu bir gelecek düşledi ve hepsine kalemini yoldaş etti.

 

“Annemden bana kalan tek miras sihirdir. Onu ne zaman çok özlesem hep bir şiir yazdım.” dedi o günleri için. Ve annesinin adından da yola çıkarak; füsun, efsun, büyü, sihir gibi kelimeleri şiirinin ana öznesi yaptı. Şiir efsunlu bir sihirdi onun için. Gerçek hayatın trajedisinden sıyrılmasını sağlayan güçlü bir büyü…

 

O, var olmak için başka bir güce ihtiyacı olmayan kadın ruhunu, şiirlerinde en güzel şekilde vurguladı.
Şair bir kadın olarak Didem Madak, yalnızca kadınsı duyguları ya da kadınlara özgü deneyimlerini
aktarmadı; bir yandan kadın olmakla ilgili bir derdi olduğunu söylerken, bir yandan da kadınlığını
kucakladı her kelimesinde. Biliyorsunuz, bu topraklarda kadın olmak başlı başına zaten hüzünlü bir şeyken,
aynı zamanda da bir direnme biçimidir. Ancak bu hüzünlü kadın olma hâlini mizahla birleştirmek ve bunun içinde inceden inceye yalnızca kadın olarak anlayabileceğiniz deneyimleri aktarmak, belki de sadece Didem Madak şiirinin başardığı bir şeydi.Onun sesi iç odalardaki kadının sesiydi. Buruk gülümsemeydi, kırık bakıştı, dudakların içe doğru bükülmesiydi… Anlaşılmak için yazmayan birini, anlayabilmenin sızısıyla okuğumuzda; hüzünle ve direnerek, mizahla ve yıkarak akan sözlüklerin kadınıydı.

 

Karnabahar kızartmıyordu asla
Başroldeki kadınlar.

 

Liseden sonra, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazandı. Ancak birinci sınıfta, sınıf arkadaşlarından birine âşık oldu ve onunla gizlice evlendi. Sonra da okulu bırakarak evden kaçan, kendi deyimiyle, belki de ilk şehirli kadın oldu. Parasız kaldığı bu dönemde, tezgâhtarlık, anketörlük, sekreterlik gibi birçok işte çalışarak, hayata tutunmaya çalıştı.

O günlerden itibaren şiir Didem için, yaşamının odağındaki kurtarıcısı oldu. Mutsuz bir evlilikten şair olarak çıkmak işten bile değildi… Gerçek yaşamının yoruculuğundan kaçtığı; hayaller, umutlar, mutluluklarla ördüğü dizeler inşa etti kendine. O dizelerin arasında gezinirken kendini daha güvende ve huzurlu hissetti. Bunun iyileştirici etkisini fark ettikçe de daha çok yazdı. Kızaran karnabaharları, reçel kavanozlarını, kedilerin mırıltısını… Yaşamında var olan ve var olmasını dilediği her şeyi aktardığı yeni bir dünya yarattı.

 

Bu zor ve mutsuz evlilikten, hem çaresizlik hem de çare olarak onlarca şiir doğdu. Çünkü ne de olsa her aşk, bir kadının cenazesini kaldırırdı mutlaka. Hatalı başlayan ve mutsuzlukla devam eden bu evlilik dört yıl sürdü. Ardından, terk ettiği Hukuk Fakültesine aftan yararlanarak geri döndü, geçimini sağlamak için bir dershanede sekreterlik yapmaya başladı ve kendine bodrum katı olan bir daire tuttu. Bu kez de yağmurun, rutubetin, karanlığın ve karıncaların izleri dizelerinde gezindi.

 

Neden sen böyle çocukluk resmiydin kalbim?

Kendime alıştım bodrum katlarında

Artık bir karanlık bağımlısıyım.

Kezzap attı yüzüme sokak lambaları

Tenekeden bir aydınlıkta kestim

Hayatla ilgili bütün bağlarımı

Hazırım ben

Bir anne ismine bağlamayı her şeyi:

Füsun…

 

Şiirlerinde herhangi bir akım gözetmeden, bir tabuya dâhil olmadan hatta şair olmaya dahi çalışmadan,
sadece içini döküyordu Didem. Muhabbet kuşları, şehriye çorbası, battaniye, gecelik, kavanoz, patlıcan gibi günlük hayatımızdaki her şey ve her nesne onun şiirlerine konu olabiliyordu. Ama bu kavramlar bildiğimiz anlamlarıyla kalmıyor, anlamlarını aşıyor, sanki bambaşka bir boyutta yeniden anlamlanıyor ve birbirleriyle organik bir bağ kurarak, mevcut anlamlarını da yitirmeden yepyeni bir kavram doğuruyordu.

 

Sevinçli bir kalp, sevinçli bir çocuğa benzer Işıl:

Koşmak ister,

Salıncağa binmek ister…

Şubatta falan dağ laleleri çıkıyor ya

Alıp ıslıyorum koca bir kâseye.

Bazen yağmura bağırıyorum:

Bas ulan! Bas evimi basacaksan!

Yaşım yirmi altı oldu bu sene.

Duvar döküldü rutubetten

Beton gri bir kabak gibi çıktı ortaya.

Bazen gecenin ortasında yağda yumurta pişiriyorum.

Dünyanın en ıssız cızırtıları bunlar Işıl,

Duyuyor musun?

Hayatı seviyorum yine de.

İstersen iki kalp çizer altını da imzalarım.

 

Kardeşi Işıl bir dergide görerek, İnkılâp 2000 Şiir Ödülü haberinden bahsetti Didem’e. Ablasının mutsuz ve umutsuz sürdürdüğü hayatından endişe duyan Işıl, belki de bu yarışmanın ona iyi geleceğini düşündü.
Ama Didem yarışmayla ilgilenmedi. Ona göre bunlar boş işlerdi. Gereksiz ve anlamsızdı. Ablasını ikna edemeyen Işıl, onun o güne kadar yazdığı şiirlerini toplayarak bir dosya hâline getirdi ve yarışmaya gönderdi. Grapon Kâğıtları isminin verildiği bu dosyayla Didem, birincilik ödülünü kazandı.

 

Ödülle, yarışmayla ya da birincilikle ilgilenmemesinin nedeni, bir anısının içinde gizliydi. Bir gün, bir
birahanede genç bir çiftin konuşmasına kulak misafiri olmuştu. Kız “Hayat yalan be oğlum!” diye sızlanıyor, içini çekerek ağlıyordu. Bunu duyan Didem “Bir kere o kız kadar içten, hayat yalan be oğlum diyebilseydim, hemen yazmayı bırakırdım. Ben hayatın yalan olmadığına kendimi ve başkalarını ikna etmeye çalıştığım için şiir yazıyorum” diye geçirdi aklından. Çünkü onun ödüle değil, kendini iknaya ihtiyacı vardı.

 

Ve her kadın gibi bir de aşka… Bir gün internette bir edebiyat sitesindeki sohbette, aynı zamanda avukat
olan genç bir şairle tanıştı. Edebiyattan ve özellikle şiirden söz ettikleri uzun yazışmaların sonunda
buluşmaya karar verdiler. Bir kafede gerçekleşti ilk görüşme ve keyifli bir sohbet geçti aralarında.
Ayrılmadan önce bir öneride bulundu genç adam: “İkimiz de bugünü anlatan bir şiir yazalım” dedi. Didem kabul etti bu öneriyi. İkinci buluşmalarında birbirlerine bu şiirlerini okuyacaklardı. Ve sözleştikleri gün
buluşma yerine, ikisi de şiirleriyle birlikte geldi. “Önce sen oku” dedi Didem. Genç adam okudu şiirini:
O günü anlatmıştı nesnel bir biçimde, buluştukları kafeden, havadan, meraklı garsonlardan bahsediyordu şiirinde. Sıra Didem’e geldiğinde, kareli metod defterini açtı ve kurşun kalemle yazdığı şiirin başlığını karşısındaki adamın gözlerine bakarak okudu: Siz Aşktan N’anlarsınız Bayım?

 

Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca

Balkona yorgun çamaşırlar asmayı

Ki uçlarından çile damlardı.

Güneşte nane kurutmayı

Ben acılarımın başını

Evcimen telaşlarla okşadım bayım.

Bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.

İnsan kaybolmayı ister mi?

Ben işte istedim bayım.

Uzaklara gittim

Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin

Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım!

 

Şiirin bu konuşkan kadını, özel hayatında hiç de böyle değildi. İşte bu yüzden şiirlerinde cüretkârca kendini ve içinde biriktirdiği suskunluklarını anlatıyordu. Şiir onun için hayata karşı bir ifade, bir savunma biçimine dönüştü geçen zamanda. “Ne yapsanız olmuyorsa, olanlar da iyi olmuyorsa yine, şiir yazmaya mecbur olabilirsiniz… Yazmak kabir azabı gibidir. Sıkıntılı ve zordur. Mecbur olmayanlar bu sıkıntıyı çekmezler.” diye tarif ediyordu. O şiirlerini içinde taşıdı uzunca bir süre. Çünkü hepsi hayatından bir anıydı, kötü birer anıydı ve bu anıları hatırlamak zordu, acıydı… Ona göre, şair bunu seçmiş olamazdı, böyle rahatsız, tehlikeli, diken üstü bir durumu seçmiş olamazdı, olsa olsa deli olmalıydı.

 

O, şiirlerinde en tirajik konuları bile hafifletmeye, uçuşkan hâle getirmeye yarayacak dil öğelerini
kullandı. Ama bazen kelimeler yetmedi içindekileri anlatmaya… Sanki dil ifade gücünü yitirmişti. Böyle hissettiğinde sese sığındı Didem, sesin şiirini yazdı, gerçeğin eşliğinde. Ah; kelimelerde susturulmuş olanların yankısı, dışa vurumuydu. Acıyı dile getirmeye çalışmak, dile gelmeyeni anlatmaya çalışmaktı… Ah dilinden dökülebilen tek sesti.

 

Ne diyecektin, ne söyleyecektin

Şairlerin şahı olsan

Bir AH’dan başka.

 

İlk şiir dosyası Ah’lar Ağacı’nı yayınevine götürmek için hazırlarken, yakın dostu Müjde Bilir de yanındaydı. Dosya üzerine konuşurken; “Türk şiiri, kökleri derinlere uzanan, saçaklı, dallı budaklı büyük bir ağaca
benziyor. Benim şiirim, o ağacın eteklerinde bir ayrık otu…”
dedi arkadaşına. Farkındaydı ayrıksılığının.
Zaten hiçbir zaman bir şiir ustası olmak istememişti, yine kendi deyişiyle o bir çeşit şiir hastasıydı.

 

Nihayetinde Ah’lar Ağacı yayımlandı. O yıllarda Bursa cezaevinde yatmakta olan Timur Çelik, bir dergide Siz Aşktan N’anlarsınız Bayım? şiiriyle karşılaştı ve çok etkilendi. Cezaevi koşullarında bile okuma
tutkusundan uzak kalamayan, edebiyata düşkün biriydi. Şiirin, “Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca /
Alt katında uyumayı bir ranzanın / Üst katında çocukluğum…”
dizelerini zihnine kazıdı. Yaklaşık on yıl süren cezaevi hayatı sona erdiğinde, yıllardır merak ettiği bu şairle tanışmak istedi. O günlerde Didem, Hukuk fakültesini bitirmiş ve İstanbul’a yerleşmişti artık. İlk iki kitabının aksine daha dışa dönük, yaşamla barışık şiirlerinden oluşan Pulbiber Mahallesi’ni yazdığı dönemdeydi. Bir tesadüf eseri karşılaştılar ve tanıştıktan bir yıl sonra da evlendiler.
2008’de kızları dünyaya geldi. Füsun koydu adını. Küçük yaşta kaybettiği annesinin adı, kızında yaşayacaktı. Ama kader, çocukluğu gibi anneliğini de yarım bırakacaktı. 2011 yılında, Füsun üç yaşındayken, annesinin hastalığına yakalandı. Bizlere hayatınının şiirlerini miras bırakırken, kızı Füsun’a şu cümleleri kaldı: “Canım kızım, cehaletimden şair oldum… Annesizlikten. Sen sakın şair olma.”

 

İki sigaram kaldı bu gece için maviş anne

İki muhabbet kuşum.

İki kendim varmış maviş anne

Biri benmişim, biri mutsuz

Ben ölürsem maviş anne, mutsuza kim bakacak?

Dünyaya bile bir dünya anne lazım.

Biri sen ol maviş anne, biri ben.

Dünyanın bütün sabahlarına iki bilet al da

birlikte gidelim maviş anne

 

Onun şiirleri, genç bir kadının hayata karşı meydan okumasıydı aslında. Mücadelesine yoldaştı her dizesi. Pulbiber Mahallesi olarak tanımladığı, Kuledibi’nde bir evde yazdı son şiirlerini. Cenazeye katılan bir grup arkadaşının ellerinde, “Pulbiber Mahallesi Sakinleri” yazılı bez bir afiş vardı. Şiirde kurgulanan bir mahallenin sakinleri, o gün orada, şiirden çıkıp gelenlerdi.

 

“Az sonra ölecek birinin gözleriyle dünyaya baktığımızda hayatın her yerinden şiir fışkırdığını
görürüz”
demişti yıllar önce arkadaşlarına. Ama cenaze töreninde tam tersi olmuştu ve hayat, şiirin içinden fışkırmıştı cami avlusuna.

 

- Gamze İyem

Henüz Yorum Yok.

Yorum Yapmak İster Misiniz?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

14 + one =